elektrik port üyelik servisleri elektrik port üyelik servisleri

Nedenleri ve Sonuçları İle 2008 Krizi

2007 yılı Ağustos ayında “subprime mortgage” kredilerinin tetiklemesiyle Amerika'da başlayan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan krizin ardından çok şey yazıldı.Ekonomistler de krizi neden öngöremediklerini (aşağıda anlatılacak birkaç örnek dışında) sorguladılar ve ileride aynı felaketin yaşanmaması için kendilerince çözüm önerileri sundular.Kimileri Keynes'in Büyük Buhran(1929) sonrası politikalarına dönüşü savundu,kimileri kapitalist sistemin doğasında krizlerin olduğunu ve sorunun sistemde olduğunu savunurken kimilerinin ise  piyasaya inancı sarsılmadı.



A- A+
01.01.2012 tarihli yazı 35871 kez okunmuştur.


2008 krizini yakın dönemde yaşanan diğer krizlerden (Asya Krizi,Meksika,Rusya Krizleri vs.) ayıran(etkileri,yıkıcılığı vs. dışında) en önemli olay ise bu krizden sonra kapitalist sistemin alternatifinin olamayacağına inanan insanların bile sistemi sorgulamaya başlamasıdır.Bence kapitalizmin merkezinde bile yaşanan sistemi sorgulayıcı bu tavır - OWS (Occupy Wall Street-Wall Street’i işgal et) hareketi- krizin yıkıcılığının önemli bir göstergesidir.



2008 krizine kadar yaşanan süreci anlamak,sanıyorum, krizi anlamak için önemli bir yol göstericidir.Bu yüzden 2008’in öncesine bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.



1929’daki Büyük Buhran diye adlandırılan kriz John Maynard Keynes’in “aktif devlet müdahaleciliği” diye tabir edilen politikaları sayesinde atlatılmıştı.Marx’ın daha önceden arz fazlası diye tabir ettiği sorun Keynes’de talep eksikliği adını aldı ve talebi canlandıracak politikalar benimsenmesi için devlete aktif bir görev verildi.Devlet yalnızca piyasalara müdahale etmekle kalmadı;ayrıca Keynes’in “kumarhane” diye tabir ettiği finans piyasaları da birçok kurala bağlandı.Bu durum piyasaları tek çözüm olarak gören  ve devletin elini piyasalardan çekmesini savunan ekonomistler için  bir yenilgiydi.Fakat zamanla hem krizin etkilerinin unutulması hem de 1970’lerde yaşanan stagflasyon (enflasyon ve ekonomik durgunluğun eş zamanlı yaşanması olayı) Keynes’in politikalarının eleştirilmesine yol açtı.Chicago Okulu diye adlandırılan,başını Milton Friedman’ın çektiği bir grup ekonomist devletin temel kamu hizmetleri dışında piyasalara müdahale etmemesi gerektiğini ve müdahale etmesi gerektiği yerde de hakem rolünü üstlenmesi gerektiğini vurguladılar.



Neoliberal iktisadın bu yükselişinin siyasi düzlemde de destek bulması çok uzun sürmedi.İngiltere’de Margaret Thatcher’ın,Amerika’da ise Ronald Reagan’nın iktidara gelmesi ile neoliberal politikalar hızla uygulanmaya başlandı.(Türkiye’de ise 12 Eylül ve ardından gelen Özal bunun başlangıcı sayılabilir.) Keynes döneminden kalma kuralcı piyasalar ve aktif devlet modeli hızla terk edildi.



Neoliberal politikalar sadece gelişmiş ülkelerde uygulanmadı. 80’li yıllarda petrol krizlerinden ve artan gıda fiyatlarından dolayı borç krizlerine giren tüm çevre ekonomileri için de reçete olarak sunuldu.Sonuçta tüm dünyada artan bir hızda sermaye hareketleri liberalleştirildi.Buna bir de teknolojik atılım eklendiğinde finans kapitalin önünde pek fazla bir engel kalmamıştı.



Finans piyasalarına “kumarhane” gözüyle bakan anlayış yıkılmış ve bu piyasaların uymak zorunda olduğu kurallar zamanla kaldırılmıştır.Finansal iktisatçılar finans piyasalarının doğru bilgilendirme olduğu takdirde bir varlığın gerçek değerini yansıtacağını savunmuşlar ve teorilerini buna göre geliştirmişlerdir.(Etkin piyasa hipotezi) Bu ekonomistlere göre finansal bir balon olamazdı.Nitekim etkin piyasa hipotezinin babası sayılan Eugene Fama,2007’deki röportajında gayrimenkul piyasasında bir balon oluşamayacağını;çünkü insanların ev alırken çok dikkatli davrandıklarını ve ev fiyatlarını karşılaştırarak karar verdiklerini belirtir.Ama insanlar ev alırken fiyatını diğer evlerin fiyatlarıyla karşılaştırırlar;dolayısıyla bir balon varsa bunu anlamak için diğer evlerin fiyatlarına bakmak anlamsızdır.[1]



Finansal iktisatçıların savunduğu finans piyasaları FED’in (Amerikan Merkez Bankası) Asya Krizi’nden beri benimsediği düşük faiz politikası nedeniyle reel büyümenin üstünde büyümüştü.ABD’de 1999 yılından sonra büyük buhranın izlerini taşıyan kuralcı  Glass-Steagall Act’in kaldırılması ve yerine Gramm  Leach Bliley Act’in kabul edilmesiyle piyasalarda insanların borçlarından (mortgage,kredi kartı borçları gibi) oluşan senetler dolaşmaya başlamıştı.Mortgage borçlarını bu şekilde senet yapıp başkasına satan finansal kuruluşlar borç yükünden kurtuldukları için yeni mortgage kredileri vermeye başlıyordu.Krediyi veren kuruluş, borcu alan kişinin bunu ödeyip ödeyemeyeceğine çok fazla dikkat etmiyordu;çünkü bu borcu elden çıkarma şansı vardı.Devletin etkin denetim yapma şansı da 1970’lerden beri esen deregülasyon rüzgarı nedeniyle mümkün değildi.Finansal piyasalara sürülen bu türev kağıtlar öyle bir hal almıştı ki ünlü yatırımcı Warren Buffet: “Bunların neleri kapsamakta olduğunu normal insanların, hatta delilerin hayal gücü kavrayamaz.”[2] derken gelinen durumu gözler önüne seriyordu.Yine Warren Buffet’ın verdiği bir diğer örnek de deregülasyonun boyutlarını gözler önüne seriyordu.Bu örneğe göre “Nebraska’da bu yıl kaç ikiz doğacak?” diye bir iddia kağıdını  menkul bir  kağıda dönüştürmek için hiçbir engel yoktu.[3]



Böyle bir ortam içinde bir balon oluşması ve bunun da patlaması kaçınılmazdı ve 2007 yılı ağustos ayında “subprime mortgage” kredileri olayları başlatan kıvılcım oldu.Kredilerini ödeyemeyen düşük gelirli insanların evlerine el kondu,bu kredilerden oluşan tahvilleri en çok ellerinde bulunduran yatırım bankaları da iflas etti.158 yıllık Lehman Brothers ABD’nin en büyük şirket iflası olarak tarihe geçti.Kriz sadece ABD’yi değil Avrupa’yı da vurdu.İzlanda moratoryum[4] ilan etti, İngiltere taşınmaz mal piyasası da ABD gibi büyük bir düşüşe geçti.



Tüm dünyada merkez bankaları ve hükümetler krize karşı para ve mali politikalarında değişiklikler yaparak krizi mümkün olduğunca hafif atlatmaya çalıştılar.Piyasaları canlandırmak için faiz indirimleri yapıldı, FED ve BoJ (Bank of Japan) “sıfır reel faiz” politikasına bile geçti.Ancak alınan tüm önlemler krizin reel sektöre sıçramasını ve istihdamı daraltmasını engelleyemedi.ABD’nin GSYH’si (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) 2008 yılında hiç artmadı,2009 yılında ise %3,5 küçülme yaşandı.Alman,Japon ve İngiliz ekonomileri ise krizin etkilerinin hissedildiği 2009 yılında sırasıyla %5,1 , %6,3 ve  %4,9  küçüldü.[5]



Kriz sadece metropol ekonomileri etkilememiş,çevre ekonomiler de krizin etkilerinden payını almıştır.Gelişmekte olan ülkelere özel sermaye net akımları 2008’de 109,3 milyar dolar iken 2009’da  -190,3 milyar dolara düşmüştür;yani net çıkış gözlenmiştir.[6]



IMF  krizin  2007-2010 döneminde finansal varlıklarda neden olduğu potansiyel değer kaybını 4,1 trilyon dolar olarak belirlemiştir.[7]



Türkiye’nin global ekonomiye cari açık vererek eklemlenmesi de krizin Türkiye’yi vurmasını kaçınılmaz kılmıştır.2008’in başından 2009’un ortalarına kadar geçen süre içinde OECD ülkeleri arasında ekonomisi en çok küçülen  ülke Türkiye olmuştur.[8]



Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da dünyadaki diğer merkez bankaları gibi politika faizini düşürerek krizin etkilerini hafifletmeye çalışmıştır;ancak yine de Türk ekonomisi 2009 yılında %4,8 küçülmüştür.Ekonomik analizlerde Türkiye’ye benzetilen;ancak sahip olduğu doğal zenginlikler nedeniyle Türkiye’den ayrılan Brezilya’nın 2009 yılında sadece %0,6 küçülmesinde, cari açığının GSYH’ye oranının düşük(2008’de Brezilya’nın  %-1,7 iken Türkiye’nin %-5,7) olmasının da katkısı yadsınamaz.Türkiye’nin cari açığının GSYH’nin %10’una dayandığı şu günlerde, dış alem krizlerine karşı ekonominin kırılganlığının arttığı  ekonomistlerce dile getirilmektedir.Bu kırılganlığı atlatmak için Türkiye’nin atması gereken en önemli adım cari açığın en büyük sebebi olan dış ticaret açığının azaltılmasıdır.



Sonuç olarak kriz tüm dünya ülkelerini dünya ekonomisine eklemlenme biçimlerine göre etkilemiştir.İnsanın aklına şöyle bir soru takılabilir: “Böylesi büyük bir kriz önceden tahmin edilemez miydi? Önceden uyaranlar oldu mu?”



Kriz aslında finansal piyasalardaki balon yüzünden “geliyorum” demişti ve bunu dile getirenler olmuştu.Şimdilerde “kriz kahini” olarak adlandırılan Roubini 7 Eylül 2006’da IMF’nin bir toplantısında gayrimenkul piyasalarda oluşan bir balondan bahsettiğinde kimse onu ciddiye almamıştı.Hatta Anirvan Banerji adlı ekonomist konuşmasında Roubini’nin görüşlerinin hiçbir matematiksel modele dayanmadığını belirterek Roubini’nin kötümser öngörülerini dikkate almamıştı.[9] Roubini’ye olan bu çıkış günümüzde ana akım kabul edilen neoliberal iktisadın takıntısını gözler önüne sermektedir.İktisadı bir sosyal “bilim” olduğu gerçeğinden olabildiğince uzaklaştırıp,matematiksel modellerle tekniğe boğan neoliberal iktisat, Roubini’yi,  öngörülerini denklemlerle anlatmadığı  için dikkate almıyordu.



Roubini dışında uyarılarına kulak asılmayan bir diğer iktisatçı da Robert Shiller idi.Davranışsal iktisatçı olduğu için “irrasyonel taşkınlık” nedeniyle oluşan balonu teşhis etmiş ve kaygılarını dile getirmiştir.



Korkut Boratav da Haziran 2006’da Gelenek dergisiyle yaptığı söyleşide “…Dolayısıyla balonun patlayacağı kesin.”[10]derken Amerikan gayrimenkul piyasasında oluşan fiyat şişkinliğine değiniyordu.



Eğer sisteme eleştirel gözle yaklaşan iktisatçıların kriz öncesi söylemlerine bakılırsa bu tür örneklerin çoğaltılabileceği kanısındayım.



Kriz sonrası yapılan çözüm önerileri hiç kuşkusuz kriz öncesi uyarılardan çok daha fazladır.Çözüm önerilerinin hepsine değinemesek de bunları genel olarak üç grupta incelemenin faydalı olabileceğini düşünüyorum.



İlk grup ABD’nin sahil kesimindeki okullardan mezun olmuş tuzlu su ekonomistleri diye tabir edilen ekonomistlerin sunduğu 1929 krizinden çıkışı sağlayan Keynes politikalarıdır.Bu her ne kadar körü körüne eski politikalara dönüşü işaret etmese de başlangıç noktası olarak Keynes’i alan devletin daha aktif bir rol aldığı,finans piyasalarını denetleyen yapıların oluşturulduğu bir modeldir.Bu grup, öteki kampta yer alan ve daha çok ABD’nin iç kesimlerindeki üniversitelerden mezun olmuş, tatlı su ekonomistleri diye tabir edilen grubun modellerini ise eleştirir.Özellikle finans piyasaları önemli bir anlaşmazlık noktasıdır.Mesela Larry Summers ketçap ekonomistleri olarak adlandırdığı  finans ekonomistlerinin yarım şişe ketçapın fiyatının iki tane çeyrek şişe ketçapa eşit olduğunu kanıtlayıp ketçap piyasasının etkin bir şekilde çalıştığını gösterdiklerini söyler.Burada atlanılmaması gereken nokta ise tuzlu su ekonomistlerinin finans piyasalarını toptan reddetmemesidir.Sadece çok “başıboş” bırakılmaması gerektiğini savunurlar.



İkinci grupta ise yukarıda belirttiğim gibi tatlı su ekonomistleri bulunur ve bu iktisatçılar “ketçap ekonomisi” diye eleştirilen finans ekonomisini savunurlar.Mesela John Cochrane etkin piyasa hipotezinin,zaten piyasaların hangi yöne gideceğini belirleyemeyeceğimizi söylediğini,dolayısıyla krizi tahmin edememenin normal olduğunu belirtmektedir.[11] Yine aynı yazıda “balon” diye tabir  edilen olayın bilimsel açıdan  tanımlanmasının yapılmadığını, neyin balon neyin balon olmadığının ayırt edilmesinin mümkün olmadığını söylemektedir.Ayrıca fiyat hareketlerinin tam anlamıyla açıklanamayacağını,eğer fiyatların nereye gideceği bilinseydi planlı ekonomilerin başarılı olacağını yine aynı yazıda belirtmiştir.Bu gruptaki ekonomistler regülasyona da karşıdırlar;çünkü kuralları koyanın da insan olduğunu; dolayısıyla eğer insan rasyonel değilse kural koyucunun da hata yapabileceğini söylerler.Piyasalara güvenmek gerektiğini savunurlar.



Son gruptaki iktisatçılar ise bu iki grubun tamamen dışında olan sosyalist iktisatçılardır.Onlara göre kapitalist sistem içinde krizden kaçmanın yolu yoktur.Çünkü kapitalizmin doğası gereği krizler oluşur.Sorunu Keynesgil politikalarla veya neoliberal reçetelerle çözmek imkansızdır.Keynesgil politikalarda aktif bir rol üstlenen devlet kapitalist toplumlarda sermayenin bir aygıtı olduğu için çözüm getiremez.Keynesgil politikalar spekülatif finansal sistemin yeniden canlanmasını engelleyemez.[12] Dolayısıyla balon yeniden oluşur.Ayrıca Keynesgil politikalar kapasite altında dengeye ulaşmış kapitalist ekonomiyi bir parça daha yukarıda dengeye getirmekten başka bir şey yapamaz;yani dengeye ulaştıktan sonra ekonomik büyümeyle ilgili bir çözüm sunamaz.[13] Bu gruptaki iktisatçılar neoliberal iktisatçıların sunduğu çözüm önerilerine ise sermaye yanlısı ve emek karşıtı olması nedeniyle  karşı çıkarlar.Sosyalist iktisatçılara göre çözüm kapitalist sistemin değişmesidir.



Yukarıda yapılan gruplamanın genel bir gruplama olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.Hem tatlı su  hem de tuzlu su ekonomistlerinden söylemler edinen iktisatçılar olduğu gibi,keynesgil politikaları savunan sol iktisatçılar da vardır.



Kısacası 2008 krizi, iktisatçılar arasında zaten yıllardır var olan görüş ayrılıklarını belirginleştirmekten başka bir şey yapmamıştır.Zaten iktisatta bir görüş birliği olsaydı bugün krizi ve etkilerini, sanıyorum, konuşmuyor olurduk.



Serkant Adıgüzel









[1]Paul Krugman,”How Did Economists Get It So Wrong?” September 2,2009 ; The New York Times http://www.nytimes.com/2009/09/06/magazine/06Economic-t.html?pagewanted=all





[2] Korkut Boratav, “Emperyalizm,Sosyalizm ve Türkiye”, s.139 ,Yordam Kitap 2.basım,2010,İstanbul





[3] a.g.e, s.140





[4] Borçlanıcının, ödeme gücünü kaybetmesi nedeniyle borçlarının tümünü veya bir kısmını ödeyemeyeceğini ilan etmesidir. (vikipedi)





[5] Kaynak:The World Bank Data





[6]Zafer Yükseler, “ Türkiye’de Kriz Dönemlerinde Ekonomik Gelişmeler ve Ödemeler Dengesi Uyumu”, s.10, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası,Temmuz 2009 http://www.tcmb.gov.tr/yeni/iletisimgm/Krizler_Yukseler.pdf





[7]IMF, “ Global Financial Stability Report” ,s.30, April 2009 http://www.imf.org/external/pubs/ft/gfsr/2009/01/pdf/text.pdf





[8] Kaynak:OECD





[9] Stephen Mihm, “Dr.Doom”,August 15,2008; The New York Times http://www.nytimes.com/2008/08/17/magazine/17pessimist-t.html?pagewanted=all





[10] Korkut Boratav, “Emperyalizm,Sosyalizm ve Türkiye”, s.132,Yordam Kitap,2.basım,2010,İstanbul





[11] John Cochrane, “How did Paul Krugman  get it so wrong?” http://faculty.chicagobooth.edu/john.cochrane/research/papers/krugman_response.htm





[12] Korkut Boratav, “Emperyalizm,Sosyalizm ve Türkiye”,s.140,Yordam Kitap,2.basım,2010,İstanbul





[13] a.g.e s.144





 



 



 



ANKET
Endüstri 4.0 için En Hazır Sektör Hangisidir

Sonuçlar