elektrik port üyelik servisleri elektrik port üyelik servisleri

Küresel Isınma ve Kyoto Protokolü |
Engin Ayçiçek



A- A+
12.02.2009 tarihli yazı 6236 kez okunmuştur.

Açık Yerde Tepecik Kendini Dağ Sanır.


Sera gazı emisyonlarının azaltılmasını hedefleyen Kyoto Protokolü; taraf olan ülkelerin atmosfere saldıkları karbon ve karbondioksit, metan, nitrous oksit, sülfür heksaflorid, HFC'ler ve PFC'leri içeren 6 sera gazı miktarının, iklimi tehlikeye atmayacak seviyelerde dengede tutmasını öngörüyor. Protokol, taraf olan sanayileşmiş ülkelere, 2008–2012 yılları arasında 1990 seviyesine göre belirli bir sera gazı indirim hedefine ulaşmayı şart koştu. Yaklaşık olarak ortalaması %5.2 olan bu indirim hedefi ülkeden ülkeye göre değişiyor. En yüksek hedefe sahip Avrupa Birliği yüzde 8'lik sera gazı indirim hedefini kabul etmiş durumda. Sonunda geçtiğimiz hafta Türkiye, Kyoto Protokolü'ne katılım sözleşmesini imzaladı. TBMM'de kabul edilen kanunla uluslararası toplumun önemli gündem maddelerinden biri çevre konularına olan duyarlılığı ortaya konulmuş oldu. Kanunun gerekçesinde, Türkiye'nin, iklim değişikliği ile mücadele konusunda uluslararası toplumla birlikte hareket ettiğine dikkat çekildi. Kyoto Protokolü, AB çevre müktesebatının da önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla, 2012 sonrasını önemseyen AB, ülkemizin Protokole taraf olarak, geleceğe yönelik hazırlıklarını bir an önce başlatmasını istemekteydi. Ülkemizin Kyoto Protokolüne taraf olması adımıyla, AB ile iklim değişikliği ile mücadele ve uyum konularında ve AB müktesebatına uyum bağlamında işbirliği olanaklarını geliştirmesi de mümkün olmuştur. Peki bu protokole neden olan küresel ısınma ve etkileri nelerdir?



Küresel ısınma ve buna bağlı olarak gelişen iklim değişikliği olgusu; artan enerji tüketimi, kentleşme ve buna bağlı ormansızlaşma gibi insan kaynaklı etkinlikler sonucunda ortaya çıkan, çevresel ve beşeri güvenliği tehdit eden en büyük çevre sorunlarından biri olarak kabul edilmektedir. Küresel ısınmanın başlıca nedeni olan sera gazlarının oluşumunda enerji üretim ve tüketiminin %36, endüstriyel faaliyetlerin %24, ormancılığın %18, tarımsal etkinliklerin %9 ve diğer kaynakların %3 payı vardır. Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere, küresel ısınma ve iklim değişikliği olgularının incelenmesinde enerji üretim ve tüketimi stratejik bir noktadadır. İklim değişikliği ve enerji kaynaklarının tüketimine ilişkin bugüne kadar yapılan çalışmalar ağırlıklı olarak, enerji kullanımının küresel ısınma ve dolayısıyla iklim değişikliğine etkileri ve bu etkilerin azaltılması için uygulanması gereken önlemler ile üretilecek politikalar ekseninde yürütülmüştür. Oysa enerji gereksiniminin karşılanması için tüketilen enerji kaynaklarının iklim değişikliğine etkileri kadar, iklim değişikliğinin de enerji kaynaklarının varlığını ve tüketim oranını etkilemesi beklenmelidir. Bu etkilenme, gerek küresel ortalama yüzey sıcaklıklarında beklenen artışla ısınma kaynaklı enerji gereksiniminde, gerekse tüketime sunulacak enerji kaynaklarının niteliğinde ve niceliğinde ortaya çıkabilecek değişimlerdir. Türkiye'nin de bu değişimlerden etkilenmesi kaçınılmazdır. Sonuç olarak dört bir yanı enerji kaynakları ile çevrili olan ülkemizde eksik olan planlama gerçeğini de göz ardı etmemeli ve adımlarımızı buna göre atmalıyız.



Küresel Isınma ve Türkiye'nin Su Kaynaklarına Etkisi



Meteoroloji Genel Müdürlüğünce hazırlanmış olan Türkiye'nin 1971–2000 ve 2007 tarihli kuraklık haritalarına bakıldığında hava sıcaklıklarındaki artışların Türkiye'yi ciddi anlamda bir kuraklık tehlikesi ile karşı karşıya bıraktığı söylenebilir. Bu çerçevede Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri başta olmak üzere, İç Anadolu, Ege ve Akdeniz Bölgeleri'nde kuraklık oranında belirgin bir artış görülmektedir. Bunun yanında yaz ve kış sıcaklık oranlarındaki değişimler açısından bir değerlendirme yapıldığında, kış aylarında tahmin edilen sıcaklık artışının ülkenin doğu kesiminde daha yüksek olduğu gözlemlenebilir. Yaz mevsiminde bu görüntü tersine dönmekte ve özellikle Ege Bölgesi olmak üzere ülkenin batı kesimi 6 °C'ye kadar varan sıcaklık artışına maruz kalmakta iken ülkenin geneli için bölgelere göre ortalaması alınmış yıllık ortalama sıcaklık artışı yıllık 2-3°C olarak tahmin edilmektedir (Türkiye İklim Değişikliği Birinci Ulusal Bildirim Raporu, s. 169).



Küresel ısınma ve buna bağlı iklim değişikliğinin Türkiye'de yaratacağı bu etkiler, özellikle ülkenin elektrik ihtiyacının ortalama %30-40'ını karşılayan hidroelektrik üretimi açısından önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bugün için 126 milyar kWh olan ekonomik hidroelektrik gizilgücünün yalnızca %34'ü kullanılabilir düzeyindedir



Küresel Isınma ve Türkiye'nin Diğer Enerji Kaynaklarına Etkisi



Kuraklığa bağlı hidroelektrik enerjisi üretim kapasitesinde yaşanması beklenen düşüşün diğer enerji kaynaklarının tüketime sunum oranlarının artırılması yolu ile kapatılması, beklenen bir tutumdur. Ancak, var olan enerji tüketiminin karşılanması için yönelinecek enerji kaynakları da dikkatli seçilmelidir. Termik ve nükleer santrallere ağırlık veren bir politika izlenmesi ikinci bir açmazı ortaya çıkaracaktır. Bu kaynaklar, küresel ısınma ve iklim değişikliğinden kaynak temelinde her ne kadar etkilenmese de, aksine her iki doğa olayını tetiklese de, bu kaynaklardan elektrik enerjisi üretilmesi sırasında su buharına yani su kaynaklarına gereksinim olduğu göz ardı edilmemelidir. Su kaynaklarının kısıtlı olduğu bir ülkede, termik santrallere yapılacak yatırım ya da var olan santrallerden enerji gereksinimini karşılamaya yönelik geliştirilen bir politikanın gerçeklik yönü tartışmalı olacaktır.



Küresel ısınmaya bağlı olarak gerçekleşen etkilerin bir boyutu da yenilenebilir enerji kaynaklarından rüzgar ve güneş enerjisi potansiyeli açısından yaşanabilecek değişimlerdir. Türkiye'nin güneş enerjisi potansiyeli tüm Avrupa ülkelerinin potansiyelinin toplamına eşdeğer olup, EİEİ tarafından yapılan çalışmaya göre ortalama yıllık toplam güneşlenme süresi 2640 saat, ortalama toplam ışınım şiddeti 1311 kWh/m²-yıl olduğu saptanmıştır (Türkiye'de Güneş Enerjisi, http://www.eie.gov.tr). Kuraklığın artmasının, bir diğer söylemle yağışlı gün sayısının azalmasının Türkiye'nin güneş enerjisi potansiyelini arttırıcı bir sonuç doğurması beklenir bir durumdur. Ancak bu artışın hangi bölgelerde, ne ölçüde olacağı araştırılmalı ve modellemeler geliştirilmelidir.



Diğer yandan, Türkiye'de potansiyeli en yüksek yenilenebilir enerji kaynağı, rüzgar enerjisidir. Ülkemiz Avrupa Rüzgar Atlası verilerine göre toplam uygun arazi, uygun santral yeri ve kapasitesi bakımından 19 Avrupa ülkesi içinde en iyi olan ülkelerden birisidir. Güneş enerjisine benzer şekilde, kara ve denizlerde oluşacak ısı değişimi ile ülkenin rüzgar enerjisi potansiyelinde de bir takım değişimler beklenmeli, geliştirilecek rüzgar enerjisi politikalarında bu değişim göz önünde tutulmalıdır.



IEA'nın yayınladığı 'Uluslararası Enerji Ajansı Ülkeleri Enerji Politikaları; Türkiye 2001 incelemesi' isimli kitabında Türkiye'nin 2020 yılında kadar olan enerji üretimi ve tüketimi analiz edilmiştir. Bu çalışmaya göre gelecekte birincil enerji kullanımında kömürün öne çıkacak olduğu; petrol, doğalgaz ve su gücü kullanımının günümüzdeki değerlerde seyredeceği ve yenilebilir kaynaklar ile nükleer enerjiye kısmen geçilebileceği öngörülmektedir. Söz konusu incelemede, Türkiye'nin birincil enerji üretim öngörüsü de yapılmıştır. Bu analize göre, Türkiye'de gelecekte petrol ve doğalgaz üretimi azalacak, kömür, yenilebilir kaynaklar ile nükleer enerji üretimi artacaktır. Su gücü ise çok az bir artış gösterecektir.



IEA'nın çalışmaları dışında üretilen senaryolarda ise yerli ve yenilenebilir kaynak niteliğindeki hidroelektrik santrallerinin (HES) öncelikle ele alınmaları öngörülmektedir. Planlamanın öngördüğü sürede HES yapımlarının tamamlanması durumunda Türkiye hidrolik kurulu gücü 2010 yılında 24935 MW'a, 2020 yılında ise 29984 MW'a çıkacaktır. Ancak diğer yenilenebilir enerji kaynaklarıyla birlikte hidrolik kurulu gücü 2010 yılındaki toplam kurulu gücün %38'ini oluşturmasına karşın, bu oranın 2020 yılında %28'e düşmesi beklenmektedir. Yakıt cinslerine göre kurulu güç dağılımına bakıldığında; 2010 yılında en büyük pay %38 ile hidrolik ve yenilenebilir enerji kaynaklarına ait iken, 2020 yılında kurulu gücündeki en büyük pay %32 ile doğalgazla çalışan santrallere aittir (Türkiye'nin Hidroelektrik Enerji Potansiyeli).



Gerek Türkiye'nin, gerekse Dünya'nın enerji üretim ve tüketimine yönelik geliştirilen birçok öngörünün ve çalışmanın ortak noktası, hidrolik enerjiyi yenilenebilir enerji kaynakları arasında görmesi ve bu kaynağın küresel ısınma ve iklim değişikliğinden ne yönde etkileneceğinin yapılan hesaplamalarda katılmaması yönündedir. Bununla birlikte, küresel ısınma ve iklim değişikliği sonucunda ısınma kaynaklı enerji gereksiniminde bir azalma oluşması beklenen bir durumdur. Buna karşın, özellikle yaz aylarında iklimlendirme amaçlı tüketilen elektrik enerjisinde ise bir artış söz konusu olacaktır. Ülkenin ikliminde ortaya çıkacak bu değişim ile ısınma ve iklimlendirme amaçlı enerji tüketiminde oluşacak tüketim azalmaları ve artmaları doğru veriler ışığında araştırılmalı ve bu doğrultuda arz-talep öngörüleri oluşturulmalıdır. (Dr. Örgen Uğurlu, İlke Örçen)



Acele Bir Ağaçtır, Meyvesi Pişmanlık



Tüm bu gerçekler ışığında; sonunda imzalanan Kyoto Protokolü'nden sonra Türkiye'de yaşanacaklar ve yapılması gereken dönüşümler şöyle özetlenebilir.



• Ulusal düzeyde kamuoyunun iklim değişikliği, Kyoto Protokolü ve 2012 sonrası rejimi konusunda güncel bilgiler ışığında doğru bilgilendirilmesi,



• Enerji ve iklim değişikliği konusunda uluslararası müzakerelerde tam yetkili olacak bir baş müzakerecinin atanması,


• Protokol'e taraf olan tüm ülkelerle resmi müzakerelerin derinleştirilmesi, OECD bünyesinde ise teknik işbirliğinin geliştirilmesi, (Dr. Sibel Sezer Earlp)


• Atmosfere salınan sera gazı miktarı yüzde 5'e çekilmesi,


• Enerji üretiminde çok yaygın olan kömürle çalışan santrallerin sistemlerini yenilemeleri gerekeceği ve termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokulacağı,


• Sanayi tesisleri havaya daha az karbondioksit salmaları için altyapı sistemlerini yenileyecek olmaları,


• Alternatif enerji kaynakları tercih edilecek olması,


• Tükettiği yakıt oranı, ürettiği karbon oranından fazla olan ülkelerden daha fazla vergi alınması,


• Çimento, demir-çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri revize edilecek olması,


• Fosil yakıtlar yerine, biyoyakıt gibi çevre dostu yakıtlar kullanılması.


• Güneş enerjisi kullanımına ağırlık verilerek, karbon oranı sıfır olan nükleer enerjiye geçiş yapılması,


• Endüstri, motorlu taşıtlar ve ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuatın yenilenmesi.


• Ulaşımda motorlu araçlar yerine raylı sistem ile biyodizel ve elektrikli araçların oranı artırılacak olması,


• Çöp ve atık depolamada modern tesisler kurulması.


• Sürdürülebilir orman düzenleme uygulamaları, ağaç dikimi ve ağaç takviyesine ilişkin teşvikler yapılması.



Sonuç olarak imzalanan protokole gerektiği biçimde uyulmalı ve gereken yatırımlar ivedilikle yapılmalıdır. Ancak bunlar yapılırken planlama iyi yapılmalı ve kötü sonuçlarla karşılaşılmamalıdır. Gelecek yazımızda görüşmek üzere'



engin.aycicek@elektrikport.com




ANKET
Endüstri 4.0 için En Hazır Sektör Hangisidir

Sonuçlar