elektrik port üyelik servisleri elektrik port üyelik servisleri

EMO İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Erhan Karaçay

Mesleki haklarımızı ne kadar biliyoruz? Özelleştirmeler nelere mal oluyor? Türkiye'nin enerji potansiyeli nedir? Daha ne kadar 30 senelik kitaplarla öğrenim görmeye devam edeceğiz? Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Erhan Karaçay ile bütün bunları enine boyuna konuştuk.



A- A+
19.09.2010 tarihli yazı 5276 kez okunmuştur.

Elektrik Mühendisleri Odası'nın (EMO) kuruluş amacından kısaca bahseder misiniz? EMO'nun yerine getirmekle yükümlü olduğu sorumlulukları nelerdir? 

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) 1954 yılında ve 6235 sayılı TMMOB yasası uyarınca kurulmuştur. Türkiye sınırları içinde meslek ve sanatlarını yürütmeye yasal olarak yetkili mühendis, yüksek mühendis, yüksek mimar, mimarları örgütünde toplayan Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği içinde yer alan ve tüzel kişiliğe sahip olan 23 odadan biridir. 



Elektrik, Elektronik, Bilgisayar ve Biomedikal Mühendislerini bünyesinde barındıran EMO'nun bugünkü üye sayısı 41.000'in üzerindedir. 



Mühendislik haklarını savunmak ve geliştirmek amacıyla kurulan Odamız çalışmalarını mesleki konularla sınırlı tutamaz. Çünkü mühendislik hakları ve mühendislerin haklarını savunmak salt teknik bir konu değildir, ister istemez her istem bir siyasal istemi ve mücadeleyi gündeme getirir. Örneğin nükleer santrallara karşı bir kampanya veya enerji özelleştirmelerine karşı hukuksal mücadele hem teknik hem de siyasi bir mücadele olarak EMO tarafından sürdürülmektedir. Mühendislik doğrudan ekonominin içerisinde olan bir meslek alanıdır. Direkt üretim ilişkileri içerisinde olan ya da bir biçimiyle ticari ilişkiler içerisinde olan bir yapıdır. Ve bu yapının üst örgütünün çözmesi gereken sorunlar aslında çok değişiktir, üniform bir özellik de göstermez. Sadece diploması mühendis olduğu için buraya üye olunması nedeniyle siyasal anlayışların farklı olabildiği gibi uğraşı alanları da farklı olabiliyor. Yani tüccar olan da buraya üye olabilir, büyük bir işletme sahibi de, proje üreteni de, ya da ücretli çalışan veya işsiz de. Tüm bunlara bakıldığında çok değişik alanların sorunlarına çözüm üretmekle karşı karşıya olan bir yapı söz konusudur.



Üniversite, teknik lise yahut dernek ve diğer kurumlarla yürüttüğünüz çalışmalarınız var mı? Bunlardan bahseder misiniz? 

Üniversitelerimizle ve aynı disiplinler içinde yer alan diğer kurumlarımızla her konuda ve sürekli bir işbirliği içinde çalışmaya özel önem veriyoruz. Her çalışma dönemi boyunca gerçekleştirdiğimiz sempozyum, kurultay, panel vs gibi etkinliklerde üniversitelerimizle ve diğer kurumlarla işbirliğine giderek bilgilerimizi paylaşıyor yeni işbirliği olanakları yaratmaya çalışıyoruz. Sadece mesleki alanımız içinde olan kurumlarla değil, mesleğimizi ve meslektaşlarımızı da içine olan bütün toplumsal ve ekonomik konularda ilgili kurum ve kuruluşlarla sürekli ve etkin bir işbirliği içinde bulunmaya çalışıyoruz. Örneğin özelleştirmelere karşı sendikalarla, tüketici kuruluşlarıyla ve diğer kitle örgütleriyle Özelleştirme Karşıtı Platform çerçevesinde, bütün su kaynaklarımızın pazarlanması karşısında duran Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu içinde yer alıyoruz.



Şu anda okullarda okutulan elektrik mühendisliği dersleri ile ilgili bilgileri yeterli buluyor musunuz? Maalesef aldığı teorik bilginin yarısı kadar uygulamalı eğitim göremeyen mühendis adayları için gelecek çalışmalarımızın iç açıcı olduğu söylenebilir mi? 

Üniversitelerdeki lisans eğitiminin yetersizliği hemen herkesin hemfikir olduğu bir gerçektir. Her gün yenisi kurulan ve 'gecekondu üniversite' diye de adlandırılan eğitim kuruluşlarının altyapı ve eğitmen yetersizlikleri kamuoyuna sık sık yansıyan bir olgu durumundadır. Ayrıca yaşanan hızlı teknolojik gelişimin Mühendislik eğitimi alanında zorunlu kıldığı bir diğer önemli konu da meslek yaşamı boyunca sürekli eğitim gereksinimi olarak ortaya çıkmaktadır.


Bu konuda yapılan araştırmalar sonunda aşağıdaki sonuçlar elde edilmiştir.


● Mezuniyet bilgisinin %5'i her yıl eski ve geçersiz hale gelmektedir. Çağdaş ve rekabet edilebilir standartlara erişebilmek için her çalışan kişi zamanının % 15'ini bilgisini tazelemeye ayırmalıdır.

● Çalışma hayatı boyunca kendi alanında hiçbir kursa katılamayanlar 45 yaşında bütün gelişmelerin ardında kalacaktır.


Mühendislerin mezun olduktan sonra teknolojik gelişimin çok hızlı yaşandığı bu dönemde uygulanan eğitim teknolojisi, üretim ve istihdam politikalarından dolayı üretimin içinde etken bir şekilde yer alamamaları kısa bir dönem içerisinde mesleki deformasyonun başlamasına neden olmaktadır.


Mühendisler mesleklerini meslek yaşamları boyunca öğrenmeye devam ederler. Bu da öğrenme alanında süreklilik demektir. Bu nedenle mühendisçe bir yaşam, öğrenme ve üretim alanında sürekliliğe zorunlu bir yaşam olarak ele alınabilir. Bunun için de mühendislik eğitiminde temel bilgilerin sağlıklı ve tam olarak verilmesi ile sürekli eğitim ve yaşam boyu öğrenime çağdaş bir mühendislik formasyonu kazandırılması önem taşımaktadır



Örgün eğitim kurumlarının mühendislere kazandırdığı meslek bilgisi ve formasyonu sadece bir başlangıçtır.



”¢ Eğitimde asıl önemli olan, meslek alanındaki bilgilerin sürekli olarak yenileme ve güncelleme yeteneğidir. Bu yeteneğin verilmesi örgün eğitim kurumlarının asıl görevlerinden biridir.

”¢ Günümüzde bilim, teknoloji ve mühendislik uygulama alanlarındaki hızlı gelişim, üretim süreçlerinde varolan bileşenlerin kendilerini sürekli yenilemelerini ve geliştirmelerini zorunlu kılmaktadır.


Örgün eğitim kurumlarında verilen eğitim zaman içinde atıl bilgi haline gelmekte ve yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden, artan bilgi birikimine hızlı ulaşma, edinilen bilgi ve deneyimleri paylaşma ve üretim süreçlerinde değerlendirebilme becerisi için sürekli bir meslek içi eğitim şarttır. Böylesi bir meslek içi eğitim Elektrik, Elektronik,Bilgisayar Mühendislerinin  yasal örgütü Elektrik Mühendisleri Odasının temel görevlerinden biridir.



Enerji sektörü hakkında düşüncelerinizi alalım. Kyoto protokolüne uyum sürecinde Türkiye, karbon emisyonunu azaltabilmek için ne tür alternatifler denemelidir? Nükleeri bunlar içinde sayabilir miyiz? 

Enerji sektörü, ekonomik, siyasi ve yaşamsal bir öneme sahip faaliyet alanıdır. Neo-liberal politikalarla birlikte ülkemizin yeraltı–yerüstü enerji kaynakları piyasalaştırılmaya başlanmış, çokuluslu tekelci sermayenin talanına açılmıştır. Bu noktada kamu şirketleri parçalanmış, uluslararası anlaşmalar imzalanmış ve 2001 yılından itibaren enerji piyasası yasaları çıkarılmıştır. 



Ülkemiz dünyanın en çok enerji kaynaklarına sahip bölgeleri olan Ortadoğu, Kafkasya ve Rusya'ya; ayrıca AB gibi artan enerji ihtiyacı olan bir emperyalist birliğe komşudur. Bu yüzden enerji sektöründeki bölgesel gelişmeler ülke ekonomisini ve siyasetini doğrudan etkilemektedir. İşgaller, gerilimler ve diplomatik hamleler birbirini izlemektedir. Türkiye egemenleri de bu noktada ülkemize 'enerji koridoru' olma gibi bir misyon yüklemişlerdir. 



Enerji sektörü deyince ilk akla gelen elektrik enerjisidir. Çünkü var olan enerji kaynakları büyük oranda elektrik enerjisi üretimi için harcanmaktadır. Elektrik enerjisi, sanayinin en önemli girdisidir. Ayrıca ısınma, ulaşım, aydınlanma vb. gündelik hayatın vazgeçilmez bir kaynağıdır. Elektrik enerjisi sektörünün piyasalaştırılması sürecinde günümüze kadar birçok aşama kaydedilmiştir. Bugün sektör bir geçiş sürecindedir. Bu geçiş sürecinde devlet, elektrik enerjisinin tamamen özelleştirilmesi, üretim maliyetlerinin düşürülmesi ve ülkemiz yeraltı–yerüstü enerji kaynaklarının lisans alan şirketlere (tekellere) açılması noktasında bir politika izlenmektedir. 



Kyoto Protokolü önemli bir konsensüs olmakla birlikte tek başına dünyanın çevresel ve yaşamsal sorunlarını çözmekte yeterli değildir. Çünkü yaşadığımız evrende çevresel koşullarla birlikte diğer yaşamsal ihtiyaçları da birlikte gözetebilmek ve tarihsel olarak bir doğa-insan savaşı olan bilimsel teknolojik gelişmeleri sürdürülebilir bir dengede tutmak gerekmektedir. Salt enerji ihtiyacına ya da salt çevresel etkilere odaklı bir makro politikanın sürdürülebilmesinin imkanı görünmemektedir. 



Kyoto Protokolü doğrultusunda karbon emisyonunu azaltmak için birçok yol denenebilir. Petrol ürünlerinin tüketimin azaltılması, karbon salınımı konusunda sabıkalı teknolojilerin iyileştirilmesi vs. gibi bugünkü teknolojik gelişim içinde mümkün olan birçok iyileştirme prosesi kullanılabilir. Ama bu tekniklerden biri nükleer santral kurulması değildir. Çünkü teknolojinin bugünkü seviyesi karbon emisyonunu azaltma konusunda birçok olanağa sahiptir ama nükleer atıkların yok edilmesi ya da nükleer kazaların ölümcül etkilerinin engellenmesi konusunda hiçbir kalıcı gelişime sahip bulunmamaktadır.



Elektrik Mühendisleri Odası, Nükleer santral inşasına karşı kurumların başında geliyor. Bunun sebeplerini kısaca açıklar mısınız? 

Elektrik Mühendisleri Odası diğer bütün nükleer karşıtı güçlerle birlikte yıllardır her türlü nükleer santral inşasına karşı mücadele etmektedir. Odamızın bu mücadelesi bir enerji seçeneğine karşı kökten kapalı olmak ya da teknolojik gelişmelere direnmek biçiminde salt çevreci kaygılarla sürdürülen bir tutum değildir. Odamızın nükleer santral karşıtlığının altında yatan temel neden ülkemizin birincil kaynaklarının kullanılmasına dayanan ulusal bir enerji politikası yaratılmadan, enerji çeşitliliği adı altında yüzde 75'lere ulaşan dışa bağımlı enerji politikalarından vazgeçilmeden, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı yerli kaynaklarımızı verimli olarak kullanmayı önüne koymayan bir zihniyetten vazgeçilmeden kurulum ve işletim maliyete açısından pahalı, atık sorunu çözülmemiş, hammadde ve ara maddeler açısından dışa bağımlı, toplumsal kesimlerin mutabakatına dayanmayan bir enerji seçeneğini doğru bulmamaktadır. En son AKP hükümetinin, nükleer santral ihalesi mahkeme kararıyla iptal edilince Rusya ile devletlerarası anlaşma yolunu seçmesi başlı başına kabul edilemez bir yöntemdir. Bu yöntemin kullanılması ülkemizde nükleer santral inşasının bir gereklilikten değil, politik bir tercihten kaynaklandığının açık bir göstergesi sayılmalıdır. Henüz Çernobil kazasının ölümcül sonuçları bile yeterli olarak ölçülebilmiş ve tahribatı giderilmemiş iken ülkemizde yeni nükleer santral kurma girişimleri halkın geleceğinin ve iradesinin nasıl göz ardı edildiğini ortaya koymaktadır.



Türkiye enerji ihtiyacını hangi kaynaklarla karşılayabilir? Bununla ilgili araştırmalarınız bahseder misiniz?

Türkiye'nin enerji ihtiyacının kesintisiz, güvenilir, kaliteli ve ucuz bir biçimde karşılanabilmesi için öncelikle:



”¢ Enerji kullanımının insanın en temel/doğal hakkı ve enerji tedarikinin de zorunlu bir kamu hizmeti olduğunun unutulmaması,

”¢ Üretimden tüketime bir bütün olan enerjinin, ülkemize özgü koşullarda ve bütüncül bir anlayış içinde değerlendirildiği özerk ve dikey entegre kamusal - merkezi bir yapı içinde ele alınması,

”¢ Enerji üretiminde ulusal ve yenilenebilir enerji kaynaklarına öncelik verilerek ülkemizdeki mevcut potansiyellerinin değerlendirilmesi,

”¢ Rüzgar, güneş, jeotermal, biyogaz, biyokütle, hidrojen gibi enerji kaynaklarının elektrik enerjisi üretimi içindeki paylarının artırılması ve bu konuda ulusal teknolojiler oluşturmak üzere Ar-Ge çalışmalarına genel bütçeden yeterli bir pay ayrılması,

”¢ Elektrik enerjisinde kayıp-kaçak tanımlarının ayrıştırılması ve kayıp ile kaçak elektrik kullanımının, gelişmiş ülkelerdeki oranlara düşürülmesi,

”¢ Enerjinin verimli/etkin kullanımına yönelik projelerin desteklenmesi ile ulusal enerji tasarrufu bilincini oluşturmak üzere ilköğretimden başlayan eğitim programları hazırlanması,

”¢ Türkiye hidrolik potansiyelinin iyileştirilerek tamamına yakı bir biçimde kullanılması,

”¢ Enerji arz güvenliğinin, piyasa koşullarında oluşan ticari bir düşünceyle değil kamu hizmeti anlayışıyla devlet tarafından sağlanması için gerekli önlemlerin acilen alınması, geçmişteki sorunlu örnekler göz önüne alınarak, özelleştirme uygulamalarına son verilmesi,

”¢ Enerjinin üretimi ve tüketiminde, enerji-çevre-insan ilişkisinin mutlaka gözetilmesi,

”¢ Sektör hizmetlerinin 'kamu hizmeti' niteliğinin benimsenmesi ve bu anlayış içinde önceki uygulamalar ve yargı kararlan değerlendirilerek özellikle elektrik alanında ülke koşullarına uygun yeniden yapılanma modellerinin belirlenmesi,

”¢ Tamamına yakını ithal edilmekte olan doğal gaza bağımlılığımız biran önce normal seviyelere (%15-20) indirilmesi ve buna paralel olarak ithalatın yapıldığı ülke sayısının da çeşitlendirilmesi,

”¢ Yenilenebilir kaynak potansiyelimizin destek ve teşviklerle daha büyük ölçüde değerlendirilmesi, enerji tarımı olgusunun enerji politikalarına entegre edilmesi, Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ile ilgili orta ve uzun vadede tutarlı hedefler konulması, bu hedeflerin gerçekleşmesini sağlayacak stratejiler oluşturularak yol haritalarının belirlenmesi, izlenmesi/denetlenmesi,

”¢ Türkiye'nin bir enerji envanterinin çıkarılması, planlama, kamusal üretim-denetim ve yerli kaynak kullanımını reddeden özelleştirme ve serbestleştirme politikalarından vazgeçilmesi, kamunun yatırım yapabilmesi, yetişmiş ve nitelikli insan gücümüzün özelleştirme uygulamaları ve politik müdahalelerle tasfiye edilmemesi, enerjinin üretimi ve yönetiminde en temel unsur olan insan kaynağımızın eğitimi, istihdamı v.b. konuların enerji politikalarının temeli olması,

”¢ 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu'nun iptal edilmesi, kamunun enerji yatırımı yapması önündeki engellerin kaldırılması, Ülke'nin, tüm olaylara bilim ve toplumsal çıkarlar penceresinden bakan, buna uygun düşünen ve üreten insanlarının içinde yer aldığı TMMOB ve EMO örgütlülüğünün, çeşitli eylem ve söylemlerle kamuoyuna sunduğu 'Enerji Raporları'na, hak ettiği değerin verilerek, ülke enerji politikalarının hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.



Herhangi bir kurumun özelleştirilmesi gündemde olduğunda, EMO canla başla buna karşı bir bilinç oluşturmak için uğraşıyor. Elektrik Dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesinin ülkeye getirileri ve götürüleri nelerdir? 

Evet sadece elektrik dağıtım özelleştirmeleri konusunda değil Odamız her alandaki özelleştirme politikalarına karşıdır. Çünkü Odamız IMF ve Dünya Bankası programları doğrultusunda gerçekleştirilen özelleştirme politikasını, kamu kaynak ve değerlerinin özel sermayeye devri olarak görmekte ve bunu ülkemiz, halkımız ve üyelerimizin geleceği açısından için izin vermemeye çalışmaktadır. 



Yeterli bir inceleme yapıldığı zaman görülecektir ki; son 20 yıllık dönemde elektrik enerjisi alanında yürütülen neoliberal program, enerji kurumlarını bölme, serbestleştirme ve özelleştirme politikalarının uygulanması biçiminde gerçekleşmiştir. Bugün elektrik enerjisi alanı, kamunun yatırım yapması 4628 sayılı Elektrik Piyasası Yasası'nın ardından engellendiği için, tamamen özel sektörün keyfine bırakılmış, gerekli yatırımlar yapılamamış, istihdam eksiklikleri giderilmemiş, ülkemiz enerji açığı riskiyle karşı karşıya bırakılmıştır. Elektrik enerjisinde ne arz güvenliği ne de fiyat istikrarı sağlanabilmiştir. 



Özelleştirme politikaları çerçevesinde yürütülen uygulamalar sadece yatırımsızlık ve zarar hanesinin yükseltilmesi olarak kalmamış, istihdam politikaları konusunda ciddi bir çökertme planı uygulanmıştır. Bugün dağıtım şirketlerinde kadrolu çalışan arkadaşlarımızın sayısından daha çok temel hizmetleri yürüten taşeron çalışanı bulunmaktadır. 



Yasal olarak taşerona verilmeyecek olan asıl işin devamı olan işler, yasalar yok sayılarak taşerona verilmiş, taşeron işçilerinin hakları kısıtlanarak, kamusal yükümlülüklerden kaçınılmış, işçilerin iş sözleşmelerinden ve mevzuattan kaynaklanan haklarını ortadan kaldıran uygulamalar yapılmıştır. Maliyetlerin düşürülmesi gerekçesiyle yapılan taşeronlaştırma sonucunda maliyetler kat be kat artmış ve tüketici faturalarını yükselten bir unsur haline gelmiştir. 



Dağıtım şirketlerinin devri sonrasında iddia edilen bütün özelleştirme söylemlerinin tersine;



”¢ Hizmetin kalitesi düşmekte ve sürekliliği ve güvenliği tehlikeye girmektedir.

”¢ Tüketici faturaları her özelleştirme uygulaması sonrasında olduğu gibi giderek kabarmakta ve özel sermayenin kar hırsına terk edilmektedir.

”¢ Elektrik enerjisi bir faturanın ödemesinin yapılamadığının ertesi günü kesilen bir tüketim malına indirgenmekte; üretimden sağlığa kadar birçok alanda kritik önemde yoksunluklar ortaya çıkmaktadır.

”¢ Kurumda çalışan bütün arkadaşlarımızın iş güvencesi ortadan kaldırılmakta 4-C ve 4-B gibi uygulamalar gündeme gelmektedir. 



Diğer bir konu da özelleştirmeler sonucunda elde edilen gelirlerin nerelere harcandığıdır. Ülkemizde yaşanan özelleştirme savrukluğunun bir başka boyutu da bugüne kadar gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarından elde edilen ve yaklaşık 40 Milyar ABD Dolara ulaşan bu gelirlerin nerelere harcandığı konusunda yürütme erkinin inandırıcı bir açıklama yapmamış olmasıdır. Özelleştirmeden gelen bu paralar nerelere gitmiştir, dış borç mu ödemiştir, istihdam artırıcı yatırım mı yapılmıştır, büyük sermaye gruplarına ucuz kredi olarak mı peşkeş çekilmiştir, kamuya mı harcanmıştır yoksa birtakım yabancı aracı kuruluşlara danışmanlık ücreti olarak transfer mi yapılmıştır? Bu konuda mevcut hükümetin ve yürütmenin mutlaka ayrıntılı ve doğru bir açıklama yapması, özelleştirmeleri yapanlar adına Kamu'ya anlatmak, açıklamak ve yönetimde şeffaflık adına zorunludur.


Pervin DEMİRCİ


 


ANKET
Endüstri 4.0 için En Hazır Sektör Hangisidir

Sonuçlar